Empat'ın Hikayesi - Bir Fincan Sessizlik
"Bir Fincan Sessizlik"
Dalgaların kıyıya her çarpışında sesleri biraz daha yükseliyordu sanki. Esen sert rüzgar, saçlarımı kulaklarımdan uzaklaştırıyordu; sanki dinlememi istediği bir şey vardı. Nedense deniz bugün sakin değildi; o da yaklaşan sonu hissediyordu. İçimde garip bir hisle yolu kaplayan sarı yaprakları incelemeye başladım, kimsenin kimseye bakmadan yürüdüğü genişçe caddede insanların adımları altında eziliyordu. Zaman, başımızın üstünde toplanan kara bulutlarla birlikte, bugünün diğer sonbahar günlerinden farklı olmayacağını anlatır gibiydi.
Caddede yürürken yanından geçtiğim herkesin iç sesini duyuyordum. Kimi hayatında istediği gibi gitmeyen şeylere üzülüyor, kimi stresin içinde boğuluyordu. Onların duyguları bana aitmiş gibi omuzlarım düştü. Başkalarının duyguları içinde kayboluyordum resmen. Kulaklıklarımı taktım ama şarkı açmadım. Belki insanların sesini susturur, bu kez kendi sesimi duyarım, diye düşündüm.
Biraz daha yürüdükten sonra sevimli görünen bir kafeye girdim. İçeriye adım attığımda kendimi boşluğa düşmüş gibi hissettim. Normalde olsa duyacağım duyguların sessizliği kafamı karıştırmıştı. Onlardan bir iz görmek için etrafıma bakındım. İçeride çok fazla insan yoktu. Ben ve çalışan birkaç kişi haricinde iki kişi vardı: Kafenin arka köşesine doğru oturmuş, kendi halinde biri ve loş ışığın aydınlattığı duvar tarafında oturan, yaşlıca bir kadın. Beyazlamış saçları omzundan göğsüne doğru dökülüyordu. Mavi gözleriyle elindeki kahve fincanına odaklanmış, derin düşüncelere dalmış gibi görünüyordu. Arkasındaki gölgesi bir meleği andırıyordu. O, diğerlerinden farklıydı.
Onun iç sesini duymuyordum.
Beni boşluğa düşüren sessizliğin kaynağı o olmalıydı. Yakınındaki bir masaya oturdum. Tarçın kokusu içimi ısıttı; evdeymişim gibi hissettim. Bana huzur veren, bir yandan da aklımı karıştıran sessizliğin içinde kaybolmuştum. Önümde açtığım defterin boş sayfalarına dalmış, elimdeki kalemin varlığını tam unutuyordum ki masamın üzerine düşen bir gölge bana nerede olduğumu hatırlattı. Gölgenin kime ait olduğunu görmek için kafamı kaldırdım, o kadındı.
Önce masamın üzerinde duran, yarısı boş kahve fincanına baktı, sonra da bana. Mavi, derin bakan gözleri düşünceli bir şekilde izliyordu beni.
Kısa süren sessizliği bozarak:
“Çok sessiz burası, değil mi?” diye sordu.
Sesinde bir yankı, yorgun bir yankı vardı. Ama içimde en ufak bir şey duymadım.
Sessizliğin beni rahatsız etmesini bekliyordum. Ama öyle olmadı: İlk kez birinin yanında tamamen kendim gibiydim — sanki onun sessizliği içimdeki uğultuyu bastırıyordu.
“Evet,” dedim. “Sonunda gerçekten sessiz.”
Yanımdaki sandalyeye oturdu:
“Neden beni dinlemeye çalışıyorsun?” diye sordu. Kalbim hızlandı.
“Sizi dinlemeye çalıştığımı nereden çıkardınız?” Bunu söylerken yüzüm nasıl bir hale büründüyse kadın gülümsedi ve beni rahatlatmak istercesine elini, elimin üstüne koydu.
“Belki de duymanı istemediğim şeyleri susturuyorumdur. Söylesene, daha önce başkalarının duyguları içinde boğulup gittiğini hissettin mi?”
Nefesim kesildi. Bakışlarım yarısı dolu fincana takıldı.
“Her gün.”
Dünya üzerinde geçirdiğim bunca yılın ardından ilk defa yalnız değildim. O masa, o kadın… sıcak bir kucaklama gibiydi. Soğuk bir sonbahar gününde; toprak ve bitkiler sert kışa hazırlanıyorken sessiz bir kafede buldum huzuru.
Dünya kaos ile yanarken, birinin beni anlaması imkansız bir hayal gibiydi. Oysa o an gerçekleşmişti.
Anladım ki özel bir güç olduğunu sandığım bu şey, bir armağan değilmiş. Bugüne kadar hep beni hasta eden bir koku gibi sinmiş üstüme; ben de farkında olmadan onunla yaşamayı öğrenmişim.
Artık düşünceler korkutucu değildi; çünkü ilk kez, kendi sesimi duyuyordum. Belki de asıl gücü, başkalarından önce kendine kulak vermekle kazanacağım.