"Kış"

"Kış"

"."

22/12

 

Bugün soğuk bir sabaha açtım gözlerimi. Penceremin camına çarpan kar taneleri ile uyandım. Bir süre manzaramın güzelliğine daldım, dakikalarca yalnız dışarıyı seyrettim. Rüzgarın sesini dinledim, gelip geçen insanları seyrettim, aralarında geçen sohbetlere kulak misafiri oldum…

 

 Evimin sessizliği ile dünyanın gürültüsü arasında kaybolup gitmeyi, bütün günü üzerine kar yağan ağaçları seyrederek geçirmek istesem de bugün beni kar yağışından da heyecanlandıran bir şey oluyor: Tamirhanemin ilk müşterisi geliyor! Yardımcım bundan tam bir hafta önce aldı randevuyu. Gelecek kişi hakkında hiçbir şey bilmiyorum ve bu gizem içimdeki heyecanı daha da artırıyor.

 

Bu sabah tamirhaneye gitmek için evden çıktığımda bir haftadır kullandığım yoldan gitmek istemedim. Tamirhaneye kesinlikle daha yakın olan yolu — evimin önünden giden yolu— değil de, diğer taraftan gideni denemek istedim. Buraya yerleştiğimden beri çok gezdim, yine de bu caddelerde keşfedilecek birçok hikayenin saklandığına inanıyorum. Bu yüzden evimin arkasındaki parktan gitme planıyla yola çıktım. Parktaki simitçiden çay ve simit alıp bir banka oturdum.

 

Simidimi bitirmeme yakın üstünde beyaz benekleri olan turuncu bir sokak kedisi yanaştı yanıma. Adeta elimdeki simidin geri kalanını ona vereceğimi biliyormuş gibi bankın diğer ucuna zıpladı ve yanıma yaklaşıp bana bakmaya başladı. Simidi verip biraz kafasını okşadım. Bir sokak kedisi olmasına rağmen çok temizdi. Sanki bu soğuk onu hiç etkilemiyor gibi bir hali vardı. Acaba bir evden mi kaçtı, diye düşünüp parkı incelerken küçük bir kulübe gördüm oturduğum bankın karşısında. Sanırım bu ufaklık için yapılmıştı. Kulübenin hemen önünde birer mama ve su kabı da vardı. Bu soğukta kalabileceği güvenli bir yeri olmasına sevindim.

 Kedinin simidi bitirmesini bekledim, onunla biraz daha oturduktan sonra tamirhaneye doğru yol aldım.

 

Havanın soğuk olmasına rağmen şehrin eski, geniş caddelerinde kaybolmak, her köşede ayrı bir yaşanmışlık görmenin heyecanı soğuğun tenime işlemesine engel oluyordu. Bir köşede kar topu oynayan çocuklar, bir başka köşede el ele yürüyen bir çift... Her birinin maskesi, kar taneleri gibi eşsizdi. Onları benzersiz kılan da anlattığı hikayeleri.

 

 Birkaç adım önümde yürüyen bu çiftin bir yer hakkında konuştuğunu duydum, kahvesi çok güzelmiş. Şansıma, nerede olduğu hakkında da konuşuldu, böylece tamirhanenin arka sokağında olduğunu öğrendim. Bu sayede şu an oturduğum kafeye gelmiş oldum.

 

Niyetim sadece bir kahve alıp tamirhaneye geçmekti fakat soğuk havadan sıcacık bir mekana girince biraz oturup ısınmak istedim. Yardımcımı aradım, onu da yanıma çağırdım. Beraber kahve içtik, sohbet ettik.

 

“Bugün gelecek kişiyi tanıyor musun?” diye sordum.

 

 “Hayır, tanımıyorum. Birkaç kere orada burada karşılaştım sadece. Çok sessiz bir hanımefendi. Kimseyle konuştuğuna şahit olmadım.”

 

 “Anladım, sessiz biri diyorsun. Daha da heyecanlandım tanışmak için. Belki o da benim gibi yeni gelmiştir buraya. Şehirde tanıdığı ilk kişiler biz olabiliriz.”

 

 “Olabiliriz.”

 

Kahvelerimiz masada soğuyana kadar sohbetimize devam ettik. Tamirhanenin eksiklerinden, bir haftadır nasıl ilerlemeler kaydettiğimizden konuştuk. Şimdiden ikinci randevumuzu almışız bile. Bu sabah, ben dışarıda oyalanıyorken yardımcım almış randevuyu. Bana randevuyu not aldığı kağıdı vermek için yanında getirdiği defterlerin içine bakınmaya başladı. O kadar çok not almış ki kağıtların içinde kaybolacağından bir an için korksam da notu sonunda bulup bana uzattı. Üstünde yine kendi kafasında oluşturduğu sisteme göre dizelenmiş harfler yazıyordu: “NLUSL”

 

Biraz daha oturup havadan sudan sohbet ettik, ardından kafeden ayrıldık. Tamirhaneye geçtiğimizde yapılacak pek iş olmadığından müşteri gelene kadar ikimiz de elimizdeki işe odaklandık.

 

Bir süredir işimde odaklandığımdan uzaklaştığım gerçekliğe, kapının açılmasıyla gelen zil sesi sayesinde geri döndüm. Genç bir kadın içeri girdi. Yüzünde çekingen bir ifade ile etrafı incelemeye başladı. Maskesini iki eliyle göğsünün önünde sımsıkı tutuyordu. Bir şeyler söylemek için ağzını açtı ama konuşmadan geri kapattı. Yardımcım hemen lafa atladı ve kadının yanıtlamasına hiç fırsat tanımadan konuşmaya başladı:

 “Hoşgeldiniz! Bugünkü randevunuz için gelmiştiniz, değil mi? Erkencisiniz, sizi yarım saate bekliyorduk. Buyrun, böyle oturabilirsiniz. Ben de bir kahve yapayım, nasıl alırdınız?”

 

 “Merhaba, teşekkür ederim, sade olsun lütfen.” 

 

 Elimdeki işi bırakıp genç kadının yanında doğru gittim ve “Hoşgeldiniz,” dedim. O sırada gözleri duvarda asılı maskelerdeydi. Her birini dikkatle inceliyordu.

 

 “Duvardaki maskeler… her biri canlı gibi duruyor. Sanki hepsinin bir hikayesi var, anlatmak istiyorlar ama konuşamıyorlar.” dedi gözlerini yanındaki duvardan hiç ayırmadan.

 

“Duvarın o tarafında asılı olanlar başkalarına ait oluyor genelde. Haklısınız, her birinin bir öyküsü var. Belki başka bir gün bunlar hakkında da konuşabiliriz. Ama bugün sizin maskenizin öyküsünü dinlemek isterim. Maskenizi inceleyebilir miyim?”

 

 Genç kadın maskesini aramak için bir süre etrafına bakındı. Sonra maskesini hala elinde tuttuğunu fark edince utangaç bir gülümsemeyle tezgaha bıraktı. İncelemek için maskeyi dikkatlice elime aldım. Tezgahın üstündeki ışığa doğru kaldırdım. Parmaklarımla kırıkların üstünden geçtim, derinliğini daha iyi anlayabilmek için ince bir fırçanın arka ucuyla yokladım. Maskeyi iç yüzeyinden incelediğimde, çatlakların olduğu yerden ışığın ince çizgiler halinde sızdığını fark ettim.Onarmaya başlamadan önce eldivenlerimi giyerken “Çok uzun süredir kullanıyor olmalısınız,” dedim. Bir soru değildi ama kadın yine de yanıtladı: “Evet.”

 

 Bir şey yapmaya başlamadan önce yumuşak bir fırça ile kırıkların içini temizlemeye başladım. Çatlakların içine dolmuş eski parçaları tek tek çıkardım. İçini temizlemeden doldurmak mümkün değildi. Bazıları tutunmak ister gibi direndi.

 

“Yüzeydeki aşınmalar dış kaynaklı, kırıklar ise çok derinde değil fakat biraz daha ilerlemiş olsaydı işimiz daha zor olurdu,” dedim tezgahın sağ köşesinde duran küçük cam kavanoza uzanırken. İçindeki toz alçının bir miktarını küçük bir kaba döktüm.

 

Genç kadın kaşlarını hafifçe çatıp “Ne demek bu?” diye sordu.

 

 Suyu azar azar kaba ekledim. Hemen karıştırmadım, bekledim. Tozun, suyu içine çekmesini izledim.

 

 “Maskeyi maruz kaldığı şeyler epey yıpratmış. İç yüzeyde belirgin bir hasar yok, yalnızca dış yüzeydeki çatlaklar yüzünden ince çizgiler oluşmuş.” diye yanıtladım. Ardından ince bir spatula aracılığı ile alçıyı yavaşça karıştırdım, kıvamı koyulaştıkça sesi değişti. Karışım, sanki direnç gösteriyordu.

 

 Genç kadının konuşmak istediğini görebiliyordum. Dizlerinin üstünde parmaklarını birbirine sürmesi, nefesini tutup bırakması bu isteğini ele veriyordu. Ama sesi çıkmıyordu. Sanki önceliği karşısındakine verme zorunluluğu hissediyordu. Onun konuşmasına fırsat tanımak için bir sessizliğe büründüm. Sessizliği, onun bozmasını bekledim. Ve çok geçmeden:

 

 “Dışı daha yorgun gibi,” diyerek sessizliği bozdu. Kendini bana açmaya başlıyordu. Buradan önce yaşadığım şehirde de aynıydı. İnsanlar maskelerinin tamiri için gelir, hikayelerini anlatmak için kalırdı. Maskelerin tamir süreci genelde bu şekilde ilerler.

 

“Her maske birbirinden farklıdır. Her biri kırılmaya farklı yerden başlar. Bazen darbeyi önce dış yüzey karşılar, kırıklar zamanla iç yüzeye sızar. Bazılarında kırıklar iç yüzeyden başlar, sonra dışına yansır. Bazı maskeler, bu anlattıklarımdan farklıdır. Diğer yüzeye yansımasına hiç izin vermez,” dedim. Alçıyı azar azar alarak çatlakların içine doldurmaya başladım. Üstü hafif taşacak şekilde bırakıyordum.

 

 “Sürekli darbe alan bir dış yüzeyin içini etkilememesi mümkün mü? İçi de kırılmaz mı bir zaman sonra?” diye bir soru yöneltti bana.

 

 “Elbette etkilenir, senin de dediğin gibi, yorulur. Ama kırılmak başka bir şey. İnsanlar da maskelere benzer. Dışarıdan gelen darbe insanı yorar, bir süre sonra içimizi etkiler. Dışın yorulabilir, sorunu yanıtlamak için içine sormak lazım.” 

 

 Maskenin çatlaklarını nasıl doldurduğumu dikkatlice izliyorken kısık bir sesle “İçimde bir şey hala sağlam. Bunu biliyorum. Ama dışarıdan aldığım darbenin içimi nasıl etkilediğini sormaya cesaret edemiyorum,” dedi. Kelimeler istemsizce ağzından dökülmüş gibi bir hali vardı. Odağı hala maskedeydi.

 

  Maskeyi yavaşça ona doğru çevirdim. “Çünkü hala dışına bakıyorsun,” maskenin içini çevirip devam ettim, “iç kısım temas gerektirir.”

 

 Ona cevap vermemle az önce ne söylediğini yeni fark etmiş gibi irkildi. Artık konuşmaya başlamış olmanın rahatlığıyla bu sefer daha yüksek bir ses tonuyla: “Diğer insanlarla iletişim kurarken rahatlıkla içlerine temas edebiliyorum. Kendime gelince… çoğu zaman içimdeki düşünceleri, duyguları kendime bile söyleyemiyorum.”

 

 Maskesini izlemeye devam etti. Kırıklardan taşan alçıyı değil, onun gerisinde kalan kırıklara bakıyordu. O maskesini incelerken ben de yüzünü biraz inceledim. Mavi gözlerinin ardındaki yorgunluğu, yüzündeki yalancı gülümsemeyi fark etmek zor değildi. Daha yakından bakınca çok tanıdık olduğunu fark ettim. Sanki daha önce bir yerde görmüşüm gibiydi. Kendimi tutamayıp “Çok tanıdık bir yüzünüz var. Sizinle daha önce tanıştık mı?” diye sordum. 

 

 “Aslında tanışmadık, sadece karşılaştık. Sizi ilk gördüğümde ben de pek emin olamamıştım ama şimdi hatırlıyorum. Bir hafta önce, bir kafede denk geldik. O gün de önünüzdeki defteri, bugün maskemi incelediğiniz gibi inceliyordunuz. Aynı dikkat, aynı odak... O gün buraya uğradığımda sizinle tekrar karşılaşacağımı bilmiyordum. Benim için de sürpriz oldu.” Onu dinlerken kim olduğunu hatırladım.

 

 “Şimdi hatırladım, yanınızda bir kadın daha vardı, değil mi?”

 

“Evet. O gün, o kafede tanıştık kendisiyle. Dürüst olmak gerekirse, benim için çok olağandışı bir deneyimdi. Yeni biriyle tanışmak değil, o kadınla tanışmaktı olağandışı olan. Size nasıl söylesem… Az önce dediğim gibi, diğer insanlarla iletişim kurmakta daha iyi olduğumu düşünüyorum. Çünkü onların duygularını paylaşabiliyorum. Yanlarında bulunduğumda hissettikleri şeyler benim de üstüme yansıyor, çoğu zaman bana ne hissettiklerini söylemelerine gerek bile kalmıyor. Sanki hepsinin iç sesini duyuyorum. 

 

 “O gün de başkalarının hislerinin beni yorduğu bir gündü. Biraz dinlenmek için o kafeye girdim. Ama beklemediğim bir şeyle karşılaştım: İçerideki insanların hisleri bana yansımıyordu. O kadın, ben biraz oturduktan sonra yanıma geldi. Beni yorgun gördüğünden, endişelendiği için yanıma geldiğinden bahsetti. Birinin gelip bana derdini anlatmak yerine benim derdimi sorması benim için normal bir şey değil. Beklemediğim bir anda yakaladı o konuşma beni. Ama kadın çok… “tanıdık” hissettiriyordu. Onun yanında içimde bir şeyler kıpırdadı. O güne kadar ve o günden beri hiç hissetmediğim bir rahatlıkla tanıştım. Kendimi, ona geçirdiğim günü anlatırken buldum. O beni dinledi, ben anlattım. Benim içimde, benim bile temas edemediğim bir yere dokundu o kadın.

 

 “O kafeden ayrıldıktan sonra biraz yürümek istedim. Genelde böyle yorgun hissettiğim bir günde dışarıdan gelen sesleri engellemek için kulaklıklarımı takarım. O akşam ihtiyaç duymadım. Bir sokaktan diğerine saparken buranın önünden geçtim. Camdan içeriyi izledim, sizi göremedim, yardımcınız içeride yalnızdı. Maskeleri inceledim. O sırada aklıma kendi maskem geldi. Hemen içeri girdim ve o gün bir randevu aldım.”

 

Başkalarının yükünü taşımaktan yorulmuş genç bir kadın, dışarıdan aldığı darbelerle çatlayan bir maske…

 

 Anlattıklarını dinlerken omuzları bir rahatlama ile gevşedi. Yüzündeki ifade kayboldu ve gözlerinin içinde bir ışık belirdi. Konuşmak için acele etmedim. O rahatlığın tadını çıkarması için ona biraz zaman tanıdım. Sonra:

 

 “Onun yanında daha önce hissetmediğin bir rahatlıkla tanıştığını söyledin. Bu rahatlığı senin için özel kılan neydi?” diye sordum.

 

Bir süre düşündükten sonra “Sanırım, hiçbir şey yapmak zorunda hissetmememdi o anı özel kılan. Orada öylece oturmak, konuşmak, kendimi açabileceğim biri ile tanışmış olmak… Sanki, ilk defa kimseye yetişmem gerekmiyordu,” diye yanıtladı sorumu. 

 

 “O gün kulaklıklarını takmadın. İçinde o sessizliği sağlayabildin. Bu huzuru sana hissettiren şey sence o kadına mı bağlıydı?” 

 

 “Hayır, ona bağlı olduğunu düşünmüyorum. O gün… o gün başkalarını değil de kendimi duydum ilk defa. O güne kadar, sahip olduğum empatinin bir armağan olduğunu düşünüyordum. Fakat fark ettim ki kişinin kendi duygularını ifade edebilmesi, iç sesini dinleyebilmesi gerekiyordu. O kadın, asıl armağanın kendime sağlayacağım huzur olduğunu gösterdi bana.”

 

 Tezgahın üstündeki maskeye geri döndüm. Alçı yavaş yavaş kurumaya başlıyor, kurudukça çatlakların içinde küçülüyordu. Işığa doğru kaldırdım, kadını da maskeyi incelemesi için yanıma çağırdım. 

 

 “Görüyor musun, alçı oturdukça maskenin dış yüzeyi sağlamlaşıyor. Tamamen kuruduktan sonra ışık, çatlaklardan içeri giremeyecek. Geçirgenliğini kaybedecek.” Söylediklerimi onaylarcasına kafasını salladı. Ben de konuya geri dönerek lafa devam ettim:

 

 “Peki,” dedim, “kendi sesini dinlemenin önemini fark ettiğini söylediğin o an… başkalarının sesi sustu mu? Yoksa sen mi geri çekildin?”

 

 Genç kadın durdu, konuşmadan önce derin bir nefes aldı. “Sustu sanmıştım,” dedi yavaşça. “Ama belki de ilk defa ben onları dinlemeye çalışmıyordum.”

 

Maske tezgahta duruyordu. Alçının kuruyabilmesi için onu kendi haline bırakmıştık.

 

 “Empati, duymaktır. Ama seninki dinlemeye dönüşmüş. Sürekli açık kalan bir hat gibi.”

 

 Gözlerini benden bir an bile ayırmadan “Ben başkalarını duymazsam eksik kalırım sanıyordum, bu yüzden dinlemeye zorladım hep kendimi,” dedi.

 

 “Eksik kalmazsın,” dedim, “sadece bir boşluk oluşur.” 

 

 “Boşluk korkutucu geliyor.” 

 

 “Evet. Çünkü alışık değilsin. Ama boşluk her zaman kayıp demek değildir. Bazen yer açmaktır. Belki kendi sesini duymak için o boşluk, ihtiyacın olan şeydir.”  

 

 “Ben hep yabancıların duygularını içeri alıyorum. O boşluk onların,” dedi. Eline maskesini alıp iç yüzeyini çevirdi. İçerideki ince çizgilerin üstünde parmaklarını gezdirerek devam etti: “Çünkü dışarıda bırakırsam kaybolurlar sanıyorum. Bana zarar vereceğini hiç düşünmemiştim.” 

 

 “Duygular kaybolmaz, sahibine geri döner,” dedim. 

 

 “Peki, ben nasıl ayırt edeceğim? Hangi ses benim, hangi ses onların? Bu boşluğu hiç yaratmadım. Kendi sesimi tanır mıyım, bilmiyorum.” 

 

 “Bedenine sor. Bir duygu geldiğinde, “Bu bana mı ait?” diye bir dur. Eğer kaçmaya çalışmıyor, kalmak istiyorsa muhtemelen sana aittir.” 

 

“Peki, duygular kaçmak istiyorsa?” 

 

 “O zaman belki de sana ait değillerdir.” Bir an durdum, sonra bunu sordum: “Onların kaçmak istediğini hissettiğinde ne oluyor?”a şunu sordum: “Onların kaçmak istediğini hissettiğinde ne oluyor?”

 

“Onları bırakmaya korkuyorum.”

 

 “Gitmelerinden mi korkuyorsun? Neden?”

 

 “Bırakırsam eğer... onlara yardım edemem. İşe yaramaz olurum.”

 

 “Sen, onların duygularını taşıdığında sana ihtiyaç duyuyorlar. İhtiyaç duyulmak da seni işe yarar hissettiriyor,” dedim, “Ama ihtiyaç duyulmak, sana zarar veriyor. Kendine yetişemiyorsun. Sence de empatinin sınırı olmamalı mı?”

 

 Genç kadın önce bana baktı, sonra maskesine. Sonra yüzünde sessiz bir gülümseme oluştu.

  

 “Ben empati kurmaya devam edeceğim,” dedi. “Ama artık hepsini içeri almayacağım.” 

 

“Empatiyi bırakma, yalnızca bir yük olmasına izin verme,” dedim. Sonra ekledim: “Empati bir köprüdür,” dedim. “Karşıya geçebilmek için kurulur. Ama sen köprünün üzerinde yaşıyorsun. Sürekli iki yakayı bir arada tutmaya çalışıyorsun. Oysa köprüde ev kurulmaz.”

 

 Tezgahtaki maskeye işaret ederek devam ettim: “Maskenin alçısı yarı kurudu fakat tamamen kuruması uzun sürecek. İstersen başka bir gün devam edelim. Yeniden gelirsin, yine kahve içer, sohbet ederiz.” 

 

“Teşekkür ederim. Hem maske hem de sohbetiniz için. Sizinle tanıştığıma çok memnun oldum. En kısa zamanda yeniden geleceğim.” 

 

Genç kadın eşyalarını alıp kapıya doğru yöneldi. Duvarda asılı maskelere son bir kez baktıktan sonra dışarı çıktı.

 

Kadın, tamirhaneden ayrılırken geride yalnızca maskesini bırakmadı. Anlattığı şeylerle havada asılı hafif bir sessizlik de bıraktı. Kendisinden hafiflemedi belki ama bedene yabancı duyguları hissetmenin yükünü bıraktı.

 

 Kapının dışında durdu, kulaklıklarını çıkarıyordu çantasından. Ama vazgeçti. Elindeki kulaklığa baktı, çantasına geri koydu. Sonra arkasına bakmadan karanlık sokakta kayboldu. 

 

 Onun gitmesinin ardından sessizliği bozan yardımcım oldu:

 

 “Birinin duygularını bu kadar derinden hissedebilmek... Bence güzel bir şey. Herkes yapamaz.”

 

 “Güzel olan hissedebilmek değil. Hissederken ayakta kalabilmek.”

 

 “Ama empati kötü bir şey değil.” 

 

 Tezgahtaki maskeye bakarak “Kötü değil. Ama sınırsız olan hiçbir şey sağlıklı değildir,” dedim.

 

Yardımcım sordu: “Sizce o kadın neden bu kadar yorulmuş?” 

 

 “Çünkü herkesin yükünü taşımayı kendi sorumluluğu sanıyor,” dedim. 

 

 Beklemediğim bir soruyla karşılık aldığım söylediğime: “Peki, siz hiç yorulmadınız mı?“

 

  Hafif bir gülümsemeyle yanıtladım: “Yorulmakla ilgili değil bu. Kendi maskeni tamir etmeyi öğrenmekle ilgili. Onun ihtiyaçlarını anlayabilmekle. Bunu yapamazsam, başkalarının maskelerini onaramam.”

 

 Akşamın geri kalanı sakin geçti. Kadın yanımızdan ayrıldıktan sonra yardımcım ve ben sessizce işimize devam ettik. Saat akşam sekizi gösterdiğinde ikimiz de kendi yollarımıza ayrıldık.

 

Ben evimin yolunu tuttum. Sabah parkta gördüğüm kediyi yeniden görmek için aynı yoldan devam ettim. Parka geldiğimde kedi kulübesindeydi, kafasını kapısından dışarıyı izlemesine müsaade edecek kadar çıkarmıştı. Beni görünce tanımış gibi kafasını biraz daha dışarı çıkardı. Sevebilmek için yanına doğru gittim. Ama bana izin vermedi, kulübesinin içine girdi ve yattı. Ben de kabına, eve dönüş yolunda aldığım kedi mamasından biraz bıraktım, sonra parktan ayrıldım.

 

bazı çatlaklar dışarıdan görünür

bazıları içeride sessizce parlar

bir maskeyi onarmak kolaydır 

asıl mesele

yüzü

yere düşürmemektir