"Sonbahar"

"Sonbahar"

"."

15/22

Güzün son yaprakları birer birer dallarından dökülüyor, gri gökyüzünü kara bulutlar esiri ediyordu. Denizin rengi daha koyu, suyu daha soğuktu. Dalgaların sertliği, insana yalnızlığını hatırlatıyordu adeta. Kışın geldiğini işaret eden bu kasvetli hava kolayca insanları umutsuzluğa hapsedebilirdi. Yine de soğuk sabahı saklayan sis, belirsizliğin heyecanıyla dolduruyordu içimi.

 

 Sonunda günlüğümü bulmuş olmanın verdiği rahatlık ile kalemimi de alıp oturdum tekli koltuğuma. Yeni hayatımın ilk cümlesini kaçırmak istemiyordum:

 

Yeni şehir. Yeni duvarlar. Yeni ben. Heyecanlı mıyım? Evet. Ama midemde hafif bir ağırlık da var. İkisi birlikte garip bir karışım.

 

 Kahvem parmaklarımın arasında, tenime bir sıcaklık yayıyordu. İlk yudumumu alırken sabah yağmuru damlalarının çarptığı penceremden dışarıyı, yeni manzaramı izledim. Yol boyu kavak ağaçları vardı. Esen sert rüzgarın sarstığı dallarıyla yalnızlıklarına kafa tutuyordu her biri. Onların yanında yürüyen tek tük insanlar da telaş içinde, kimi okuluna kimi de işine yetişmeye çalışıyordu. Ben de günlüğümün kenarına bir şeyler karalıyordum.

 

Maskelere adadım hayatımı; onları öğrenmeye, anlamaya, onarmaya. Onların yanında kendimi yalnız hissetmiyorum. Onlarda gördüğüm kırıklıkları onarırken kendimi de onardığımı hissediyorum. Bana, herkesin birbirinden farklı görünmesine rağmen aslında ne kadar aynı olduğunu hatırlatıyor yaptığım bu iş.

 

Maske tamir etmeyi tek başıma öğrendim, ailemden kimse bu işle ilgili bilgi sahibi değil aslında. Bundan yıllar önce, annemle Venedik’e yaptığımız seyahatimiz sırasında aşık olmuştum maskelere. Dükkanların vitrinlerini kaplayan süslü, rengarenk onlarca maske… Her biri birbirinden güzel ve özel duruyordu. Her biri kendi hikayesini anlatıyordu.

 

 Maske tamir ederken önce yüzeydeki eski verniği inceltirim. Kırık kısımlara ince bir alçı karışımı sürerim; parmaklarım alışkın, nerede fazlalık kaldığını hemen hissederim. Boyayı seçmek en zorudur. İnsanların sakladıkları duyguların tonu birbirine benzemez.

 

 O günden beri kendimce maskeler yaptım, arkadaşlarıma dağıttım. Onlarınki kırılınca, boyası silinince hep onarırdım. Kimi o maskenin ardına gizleniyor, boyasını temizleyip hiç yokmuşçasına sessizce yaşıyor. Bazı insanlar da var, maskelerinden hayat taşıyor. Onları süslüyorlar, simle kaplıyorlar, çiçeklerden taçlar takıyorlar. Ama anlattıkları bir hikaye yok.

 

 Arada sırada hepsinin onarılmaya ihtiyacı oluyor. O anda da ben giriyorum hayatlarına. İnsanlar, maskelerini bana getiriyor ve ben de onlara, maskelerini onarmada yardım ediyorum. Bu işi o kadar seviyorum ki… Yeni şehrimde bir de kendime bir tamirhane açtım, bugün oraya gideceğim.

 

Öğleden sonra tamirhaneye gitmek için evden çıktım. Tamirhaneye doğru giden yolu çok iyi biliyordum aslında. Fakat biraz yürümek, biraz da çevreyi keşfetmek için kalabalığın peşine takıldım ve şimdi, bulunduğum bölgenin en kalabalık olduğuna inandığım caddelerinden birinde kayboluyordum. Her yerde insanlar vardı, sararmış yapraklar onların adımları altında eziliyordu. Denizden yükselen sesler kulağıma geliyordu ama henüz onu göremiyordum. Belki biraz daha ilerlemem lazım. Kalabalığın içinde ilerledikçe insanların azaldığını, mevsim değişikliğinin getirdiği doğal güzelliklerin arttığını görüyordum. 

 

 Caddenin sonuna doğru kalabalık azalıyordu. Tam kalabalıktan çıktığımı düşünüyorken bir tarçın kokusu sardı etrafımı, öyle yoğun, öyle sıcak… Sanki koku bana “burada kal” diyordu. O koku, yeniyle eskiyi birbirine bağlayan ince bir ip gibiydi, elimden tuttu ve beni içine sürükledi. Hemen durup solumdaki kapıdan içeri baktım: Yalnızca bir kişinin oturduğu bir kafe. İçeri adım atmaktan kendimi alamadım. Girince inanılmaz bir sessizlik dikkatimi çekti. Dışarının gürültüsü kulaklarıma ulaşmadan tarçınlı çöreklerin ve sıcacık kahvenin kokusuna karışıp kayboluyordu. Sıcak ortam, aralık soğuğunu kırıyordu. İlk defa adım attığım bu kafe, tanıdık bir yerin özlemini uyandırdı içimde.

 

Duvar kenarında oturan yaşlı bir kadın vardı, benim dışımdaki tek müşteri. Onun bakışlarını üstümde hissedebiliyordum. Acaba ne düşünüyordu? “Ben buradan değilim” diyen bir tavır ile içeri girmiştim. Buranın insanına benzemiyordum. Beni süzdüğünü düşünüyordum ama belki de beni hiç umursamadı. Belki de o da benim gibi derinlik maskesi takmış sığ düşüncelere dalıp gitmişti… 

 

 Ben kahvemi söylemiş, masamda oturup bunları düşünüyorken kapının açıldığını duydum. İçeri genç bir kadın girmişti. Afallamış duruyordu. Bakışları mekanın içinde geziniyordu; sanki birini arıyordu. Ya da bir şeyin eksik olduğunu hissediyordu ama neyin eksik olduğunu o da bilmiyordu. Gözlerini yaşlı kadından alamıyordu. Onda tanıdık bir şeyler seziyor gibiydi. Gözleri, yaşlı kadının elindeki maskeye değdiğinde genç kadın donup kaldı. Belki de daha farklı bir şey fark etmişti; benim göremediğim, bilmediğim. Aralarında, onlardan başka kimsenin duyamadığı bir konuşma var gibiydi, gizli bir bağ. Evet, gizli bir bağ olmalıydı. Yaşlı kadın onun etrafı incelediğinde ne aradığını biliyor gibiyi. “Cevabın bende,” diyen bir şekilde bakıyordu kıza.

 

Bir süre herkes kendi işiyle ilgilendi. Kendimi etrafı incelerken buldum. Genç kadının maskesine takıldı gözlerim. Kırıktı. Birçok yerinde hasar vardı. Ona bakmak, nedenini anlamadığım bir burukluk bıraktı içimde. Bir süre öylece onu izleyip durdum. Çok geçmeden bunun yanlış olacağının farkına vardım, önümdeki kahveme ve çöreğime dönüm.

 

Kafede uzun durmamıştım, kahvemi içip kalktım. Saat daha geç olmadan tamirhaneye varmam gerekiyordu. Maskelerimi görmek, onların arasında tekrardan kaybolmak için sabırsızlanıyordum. Taşınma yoğunluğu yüzünden haftalardır atölyemde vakit geçirememiştim. Ama artık her şeyim hazırdı, hatta tamirhanedeki yardımcım aradı; ilk müşterimizin bugün uğradığını ve benimle görüşmek için bir randevu aldığını bile söyledi. Çok heyecanlıydım ve bunu gizleyemiyordum. Telefonu kapatmamın üstünden çok geçmeden vardım tamirhaneye.

 

 Ve sonunda… Her şeyiyle hazır bir şekilde karşımda duruyordu tamirhanem. Benim tamirhanem.

 

Buraya geldiğimden beri kaç saat geçmişti, bilmiyorum. Gökyüzünde parlayan ay, epey bir süre geçtiğini fısıldar gibiydi. Yardımcım bir saat önce çıkmıştı. Ben de geldiğimden beri maskelerimle ilgileniyor, kırık olanları onarıyordum. Kiminin boyası biraz silinmişti, onları yeniledim. Kiminin de taşınırken bir yerleri kırılmıştı, son iki saattir onlarla ilgileniyordum. 

 

 Belki beş, belki altı saattir buradaydım. Acıkmamıştım bile. Yavaş yavaş işimi bitirmeye hazırlanıyordum. Onarılması gereken her maskeyle ilgilenmemiştim, ilgilendiklerimin çoğunun da tam anlamıyla işi bitmemişti. Maske tamirciliği kolay iş değildir. Meşakkatlidir, zaman ister. Öyle, bir gecede “olsun bitsin” demeyle hemen bitmez. Bugünlük bu kadar yeterdi. Yarın sabah nasıl olsa yine gelip devam edecektim kaldığım yerden.

 

Tezgahımın üstünü temizlerken saatlerdir fark etmediğim bir not kağıdı dikkatimi çekti. Üstünde “Sipariş No: HPUDW” yazıyordu. Yardımcımın tuhaf notları işte. Bu, bahsettiği müşterimizin notu olmalıydı. Benim için bıraktığını düşünerek defterimin arasına koydum. Bugünlük bu kadar yeter.

 

Zaman geçiyor, kırıkların sesi hala duyuluyor.

Ama ellerim artık eskisi gibi değil.